Spor bilimlerinde fiziksel konulara büyük bir vurgu yapılmasına karşın, performansın sadece fiziksel özellikler değil, bununla birlikte psikolojik faktörlerden de etkilendiği kabul edilmektedir.

Psikolojinin davranışsal ve bilişssel süreçlerin bilimsel yöntemlerle araştırılması olduğu düşünülürse, spor psikolojisinin de yine aynı süreçlerin spor bağlamında incelenmesi olduğu söylenebilir. Cinsiyet de gerek davranışsal gerekse bilişsel süreçlerin yürütülmesindeki etkisi araştırılan önemli bir etmen olarak belirebilmektedir.

Biyolojik bir kavram olan “cinsiyet” (Sex) kişinin kadın ya da erkek olmasının biyolojik yönünü ifade ederken, “toplumsal cinsiyet” (Gender) kadın ya da erkek olmaya toplumun ve kültürün yüklediği rolleri, anlamları ve beklentileri ifade etmektedir.

Toplumsal cinsiyet durağan, biyolojik bir durum olmaktan öte değişken, kültürel bir olgudur. Her ne kadar cinsiyet rolü farklılıkları biyolojik kökenli ve doğal olarak toplumsal bilinçte yer alsa da araştırmalar bu farklılıkların sosyal olarak yapılandırıldığını göstermektedir.

KARMA YAPILANDIRMA

Toplumun diğer bir çok bağlamında olduğu gibi spor da cinsiyet ayrımcılığı etrafında şekillenmiştir. Çok az sayıda spor branşı her iki cinsiyeti içerecek şekilde karma bir şekilde yapılandırılmıştır ve birçoğu erkek ve kadın klasmanlarında organize edilmektedir. Bu yaklaşımın temelinde kültürel ve tarihsel olarak oluşturulmuş yaygın inançlar, uygulamalar ile erkek ve kadın arasındaki temel farkları yansıtan sayıltılar yatmaktadır.

Toplumsal cinsiyet düzeni içinde özellikle kadının spor deneyimini belirleyen süreç, kadın ve erkek arasındaki biyolojik fark ve bu farkın yarattığı erkek üstünlüğü düşüncesi ile başlar. Sportif etkinliklerde bedenin ve fiziksel performansın üst düzeyde önemli olması, spor ortamını toplumsal cinsiyet varsayımlarının yapılanması ve doğrulanması için güçlü bir ortam haline getirmektedir.

Özellikle yarışma sporları, erkeklik ve kadınlıkla ilgili çok kuvvetli mesajlar taşımakta ve spor, geleneksel olarak erkeksi cinsiyet rolü özellikleri gerektiren bir erkek etkinliği olarak görülüp, üstün sportif performans erkeklikle eşdeğer kabul edilmektedir. Cinsiyet şablonları gerçekte fırsat ve ilişkiler açısından yaygın ve gözle görülmeyen düzenleyicilerdir ve bu yönüyle spor psikolojisinde önemli bir yer tutmaktadır.

SPORA KATILIMDA CİNSİYETİN ROLÜ

Türkiye’de bireylerin spora yöneliminde sporu ve yarışma kavramını algılayışları önemli bir etkendir. Spora katılım motivasyonunu beceri gelişimi, eğlence, zindelik, arkadaş edinme ve başarı duygusu oluşturmaktadır. Eğlence boyutu da spora katılımda önemli motivlerden biridir. Sporun yarışma boyutundaki bu ayrım sporcunun cinsiyeti göz önüne alındığında biraz daha belirginleşmektedir.

Kadınların spora katılma nedenleri genellikle kilo kontrolü, beden algısı gibi görünümle ilgili ya da eğlenmek, yeni arkadaşlar edinmek veya akran desteği gibi sosyal nedenlerken; erkekler daha çok yarışma, fiziksel yeterlilik ve güç hissi gibi dürtülerle spora dahil olmaktadırlar. Bu farklılık kadın ve erkeğe yüklenen toplumsal roller ile yakından ilgilidir.

Sporu erkeğin atletik yapısı ile bütünleştirerek erkeğe özgü bir etkinlik olarak görme, erkeği toplumda egemen olarak kabul eden ataerkil anlayışın bir ürünüdür ve toplumda egemen olan bu anlayışın kadına ve erkeğe biçtiği toplumsal cinsiyet rolleri ile kadın ve erkeğin spora katılımları arasında öngörülen yakın ilişki anılan araştırmalarca ortaya konulmuştur.

Bunların dışında, sağlıklı olmak, mutlu olmak, stres atmak, başarı arzusu ve boş zamanları değerlendirmek her iki cinsiyet içinde de aynı öneme sahip olabilmektedir. Bu noktada özellikle çocuk sporcuların ailelerinin toplumsal cinsiyet rollerine bakışının da spora katılıma etkisi söz konusu olmaktadır.

Erkek çocuklarının kendi erkekliklerini geliştirebilmeleri için spora katılımlarının aileler tarafından teşvik edildiği, kız çocuklarının ise bedenlerini korumaları ve kadınsı özelliklerini kaybetmemeleri için özellikle kuvvet gerektiren ağır yarışma sporlarından uzak tutulduğu ve bu nedenle kızların spora katılımlarının erkeklerden daha düşük olduğu ileri sürülmüştür.

Son yıllarda dünya genelinde, kadınlar için yeni olanakların oluşması, kadınlar için yeni yasal düzenlemelerin yapılması, kadın hareketinin etkisi ve sağlık ve fiziksel uygunluk hareketlerinin artmasıyla birlikte kadınların spora katılımında bir artış olmuştur. Ancak özellikle Türkiye’de genç kızların ve kadınların spora katılımlarında geçmişe nazaran bir artış olduğu gözlemlense de, sporu bırakma oranlarının çok yüksek olduğunu da söylemek gerekmektedir.

RAKAMLAR, ERKEK EGEMENLİĞİNİ ORTAYA KOYUYOR

Spora katılımda cinsiyetler arasındaki bu farklılığı nüfus araştırmaları oldukça belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır. Türkiye’de 2017 yılında, erkek nüfus 40 milyon 535 bin 135 kişi iken kadın nüfus 40 milyon 275 bin 390 kişi olarak belirlenmiştir. Diğer bir ifadeyle nüfusun %50,2’sini erkekler, %49,8’ini ise kadınlar oluşturmaktadır.

Cinsiyet açısından görülen bu eşitlik sporcu sayıları düşünüldüğünde çok farklı belirmektedir. Türkiye’de Spor Genel Müdürlüğü, Türkiye Futbol Federasyonu’na kayıtlı veya spor kartı olanların 5.404.177’si erkek iken 2.915.407’si kadındır.

Anlaşılacağı üzere kadınların spora katılım oranları yaklaşık olarak yarı yarıya azalmaktadır. Spora katılımda kadınlar aleyhine olan bu duruma bir açıklama olarak toplumda yerleşik hale gelmiş olan toplumsal cinsiyet algısının etkisi düşünülebilir.

Toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi ile kadınların eşit temsil edilmemesi spor için de doğru bir çıkış noktası olmaktadır. Bu algının oluşmasında medyanın ve özellikle spor medyasının rolü araştırmalarca ortaya konulmuştur.

Sayısız araştırma kadın sporcuların medyada erkeklere göre önemli oranda daha az yer aldığını göstermiştir. Her ne kadar kadınların spora katılımda oranı %40 civarında olsa da spor medyası genellikle kadınların yer aldığı müsabakalara %5 ile %8 arasındaki bir oranda yer vermektedir. Bu da hem toplumun spora ve sporun içerisinde de yer bulan toplumsal cinsiyet rollerine etki edebilmektedir.

TOPLUMSAL CİNSİYET ALGISININ SPOR BRANŞLARINA GÖRE FARKLILAŞMASI

Türkiye’de spor branşlarında kadın ve erkek sayısının dağılımı da toplumsal cinsiyet normlarına paralel bir yapı göstermektedir. Örneğin daha erkeksi olduğu varsayılan sporlara kayıtlı lisanslı sporcu sayıları; futbolda 5.477 kadın 290.417 erkek, bilardoda 2.016 kadın 24.152 erkek, güreşte 7.780 kadın 126.704 erkek olarak belirtilmiştir.

Benzer şekilde kadınlara daha uygun olarak atfedilen sporlardaki sporcu sayıları ise; buz pateninde 2.923 kadın 1.923 erkek, cimnastikte 47.912 kadın 28.169 erkek, dans sporlarında 8.736 kadın 5.521 erkek sporcu olarak açıklanmıştır.

Görüleceği üzere bazı spor dallarında cinsiyet açısından oldukça farklılaşmış bir dağılım bulunmaktadır.

Spor branşlarına yönelimde etkili olan cinsiyetler arası farklılaşmalara ilişkin bir çok araştırma bulunmaktadır. Spor dalları kadınsı, erkeksi ve nötr olarak algılanmış ve bu kategorilerin, cinsiyetlerin spor ve fiziksel aktivite tercihinde önemli bir belirleyen olduğu ortaya konmuştur. Spor branşlarının estetik, sürat ve risk açısından nasıl algılandığına ilişkin bir çalışmada branşların kadınsı, erkeksi veya nötr olarak nasıl sınıflandırılabileceğini belirlemeye çalışılmıştır.

Tenis, voleybol ve yüzme gibi branşlar nötr, jimnastik ve aerobic kadınsı, beyzbol, futbol ve amerikan futbolu ise erkeksi branşlar olarak belirlenmiştir. Gözlenebilen saldırgan davranışların bir parçası olduğu buz hokeyi gibi sporlar erkeksi olarak nitelendirilirken; tarihsel olarak jimnastik gibi sporlar kadınsı olarak görülürler ve kadınlara bu branşlara katılımları sırasında estetik gibi toplumsal cinsiyet rollerinin özelliklerini sergileme fırsatı vermektedir.

HANGİ BRANŞ, HANGİ CİNSİYETE

Aynı konuda yapılan diğer bazı çalışmalarda boks, futbol, güreş, mücadele sporları gibi sporların erkeklere; aerobik, dans ve cimnastiğin kadınlara, basketbol, golf, tenis, yüzme gibi sporların her iki cinsiyet için uygun görüldüğü ve kadınların kadınsı faaliyetlerdeki deneyimi erkeklerden daha fazla iken, erkeklerin erkeksi aktivitelere katılımı kadınlardan daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Benzer bir cinsiyetler arası algı farklılaşması Türkiye’de de söz konusudur.

Kadınlar için cimnastik, plates, step-aerobik, voleybol, yüzme, buz pateni, tenis ve yürüyüş daha çok uygun görülürken; erkekler için futbol, basketbol, boks, güreş ve halter daha uygun sporlar olarak görülmektedir.

Bir diğer araştırmada ise erkeklerin sırasıyla futbol, tenis, fitness, basketbol, doğa yürüyüşü gibi sporlara katıldığı gözlenirken, kızların ise dans, tenis, fitness, doğa yürüyüşü, halk oyunları, voleybol gibi branşlara katıldığı görülmüştür. Bu araştırmalarda erkeklerin ilk olarak futbol ve kızların dans sporuna yönelmeleri cinsiyet rolleri açısından anlamlı ve yukarıda ifade edilen lisanslı sporcu sayıları ile tutarlı görünmektedir.

Gerçekten de araştırma sonuçlarında kadınların erkeklere kıyasla yürüyüş, fitness, step, aerobik, pilates, voleybol ve cimnastik sporlarına daha fazla yöneldiği görülürken, buna karşın erkeklerin atletizm, uzakdoğu sporları, futbol, basketbol, bisiklet, güreş gibi sporlara daha fazla ilgi gösterdiği görülmektedir.

Bir başka açıdan değerlendirildiğinde, erkeklerin pilates branşına hiç istek duymadığı, step-aerobik ve buz pateni gibi branşları da neredeyse tamamen kadınlara özgü olarak düşündüğü, buna karşın kadınların güreş, vücut geliştirme ve kick-boks gibi branşlarına hiç istek duymadığı, boks ve sörf gibi branşları ise neredeyse tamamen erkeklere özgü olarak düşündüğünün açıkça görülmesidir.

Okul sporlarında da benzer bir durum dikkati çekmektedir. Toplumsal cinsiyet rolüne uygun etkinlik seçimi yapamamanın sonuçları özellikle kadınlar için oldukça ağır olabilmektedir. Ergen kızların sporu bırakma oranı aynı yaşlardaki erkeklere göre altı kat daha fazladır.

Kadın katılımcı sayısının en fazla olduğu sporlar, okul düzeyinde katılımın yüksek olmasının da belirleyici olabileceği basketbol, voleybol ve hentbol gibi takım sporlarının dışında taekwondo, karate, güreş, boks ve judo gibi daha çok erkeklikle özdeşleşen, bedensel temasın yüksek olduğu sporlardır.

Şimdiye kadar sıralanan açıklamalar doğrultusunda özellikle kadın sporcular toplumsal cinsiyet rolüne uygun spor branşını seçmekte ancak bu da olası seçenekleri oldukça sınırlı hale getirmekte, sporu bırakma dışında birtakım bazı diğer olumsuz psikolojik etkileri de beraberinde getirebilmektedir.

TOPLUMSAL CİNSİYET ALGISININ BAZI ÖNEMLİ PSİKOLOJİK DEĞİŞKENLERE ETKİSİ

Spor branşının erkeksi, kadınsı veya nötr branş olarak algılanması aynı zamanda yeteneğin algılanışını ve bununla birlikte özgüven düzeyini de etkileyebilmektedir. Erkek ve kadınlar arasında özgüven düzeylerindeki farklılık gerçekleştirilen sportif göreve cinsiyetin ne ölçüde uygun olduğunun algılanışı ile ilgilidir. Kadınlar ve erkekler toplumsal cinsiyet rollerinin de etkisiyle yeteneklerinin yaptıkları spor branşına uygunluğunu değerlendirmekte ve buna bağlı bir özgüven geliştirmektedirler.

Kadınlar cinsiyetlerine uygun olarak algılamadıkları etkinliklerde daha düşük özgüven seviyesine sahiptirler. Bazı araştırmacılar ise üniversitede öğrenim gören kadın öğrencilerin yaptıkları branşı toplumsal cinsiyet açısından nötr olarak algıladıklarında maskülen olarak algıladıkları spor branşlarına göre daha çok özgüvenli olduklarını bulmuştur.

Diğerleri ile yeteneklerini kıyaslamak ve kazanmak erkeklerin özgüvenlerinde belirleyici iken; kişisel hedefler/standartlar, antrenör ve takım arkadaşlarından algılanan sosyal destek kadınların özgüvenlerini belirleyen etkenler olmaktadır.

Sporcuların performanslarını etkileyebilen özgüven düzeyleri ile birlikte performans sonucunu da hangi etmenlere atfettikleri önemli olabilmektedir. Kadınlar sportif performansta erkeklere göre nedeni daha çok dış faktörlere atfederler. Buna gerekçe olarak da kadınlarda başarı korkusunun erkeklere göre daha yaygın olması ve beklentilerin de yine erkeklerden daha fazla olması gösterilebilir.

KADIN OLMANIN ZORLUĞU

Kadın sporcular başarısızlık, engellenmişlik veya zorlanma gibi duygularını toplumsal cinsiyet kalıp yargılarının da etkisiyle birtakım dışsal nedenlere atfedebilmektedirler. Bir araştırmada kadın sporcular Türkiye’de kadın olma ve kadın sporcu olmanın zorluğuna vurgu yapmış, ataerkil temelli toplumsal normların dışındaki spor dallarına yönelmenin baskılarına değinerek, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık yaşadıklarını belirtmişlerdir.

Kadın sporcular bu ayrım ve önyargılar nedeniyle toplumsal yaşamın hemen her alanında daha fazla mücadele etmek zorunda kaldıklarının altını çizmişlerdir.

Bazı araştırmalar spora katılan bireylerin diğerlerine göre daha yüksek benlik saygısına sahip olduklarını göstermiştir. Özgüven ve gerçekleştirilen performansın sonucuna ilişkin değerlendirmelerin bireyin benlik saygısına etki edebileceği düşünülebilir.

Cinsiyetler arasındaki farklılaşma benlik saygısı kavramında da kendini göstermektedir. Kadınlar iyilik halleri ve benlik saygılarını artırmak için fiziksel görünüşlerini iyileştirmeye daha eğilimlidirler. Kadınlar ve bir miktar da olsa erkekler kültürel beklentileri karşılamakta zorlanmakta ve sonuçta kendi bedenleri konusunda hoşnutsuzluk yaşamaktadırlar.

Bu beden hoşnutsuzluğu sorunu özellikle genç kadınlar arasında daha yaygın olabilmektedir. Bu duruma eşlik eden duygu ise her zaman olmasa da genellikle utanç duygusu olarak belirmektedir. Zaman zaman bu tür olumsuz duygular bireyi çok daha olumsuz bir psikolojik durum içerisine sokabilmektedir. Örneğin kadınlar erkeklere göre depresyona iki kat daha fazla maruz kalmaktadırlar.

Benlik saygısındaki bu kırılgan yapının bu durumda etkisi olabileceği düşünülebilir. Özellikle toplumsal cinsiyet normlarının dışındaki kadın sporcular “erkeksi” ya da “lezbiyen” gibi etiketlenmelere ve toplumun negatif yargılarına maruz kalmaktadır.

Bu yargılar kadın ve erkeklerin sportif etkinlik içerisinde olumsuz duygular yaşamalarına yol açabilmektedir. Kadın ve erkek bedenine yüklenen anlamlar, kadın sporcular için endişe ve korku temelinde şekillenirken, erkek sporcular için küçümseme ve aşağılamaya yol açmakta ve her iki durumda da sporculara cinsiyet normlarına uygun sporlara yönelmeleri önerilebilinmektedir.

Sporun ve belirli branşların biyolojik temelli olarak bir cinsiyete ait bir alan olarak tanımlanması özellikle genç yaştaki sporcuların kendilerini tanımlamalarında, kimliklerinin gelişiminde belirleyici olabilmektedir. Genç yaşta daha önemli bir süreç içerisindeki kimlik gelişimine bir diğer etkiyi medya yoluyla toplumsal bakış açısı da etki edebilmektedir.

Medya, “ideal kadın sporcu”ları zaman zaman seyirlik nesne olarak konumlandırmakta ve hatta cinsel arzu nesnesi olarak temsil ederek kadınların dış görünüşlerinin öne çıkarılmasıyla sporcu kimliklerinin üstünü örtmekte ve başarılarını değersizleştirmektedir.

SPOR PSİKOLOJİSİ MÜDAHALELERİNDE CİNSİYETİN ROLÜ

Spor psikolojisinde müdahale konuları yarışma stresi, motivasyon, odaklanma/konsantrasyon, uyarılma kontrolü, algılama, dikkat, özgüven, hedef belirleme, düşünce örüntüleri ve takım/grup dinamiği gibi performansın artırılmasına yönelik bileşenleri içerebilmektedir.

Şimdiye kadar gerçekleştirilen açıklamalar doğrultusunda psikolojik müdahale ve değerlendirmelerde sporcuların cinsiyet ve toplumsal cinsiyetlerine duyarlı bir yaklaşım izlenmesi gerektiği sonucuna ulaşılabilir.

Her sporcuya özellikle gerçekleştirdiği spor branşının toplumsal cinsiyet rolüne uygunluğu ve bu rolden etkilenme düzeyine bağlı olarak kişiselleştirilmiş bir yaklaşım sergilenmelidir. Bununla birlikte performansa etki edebileceği düşünülen; madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları, ilişkisel sorunlar, gelişimsel sorunlar, tükenmişlik, çeşitli diğer kriz durumları ve psikolojik sorunlar da spor psikolojisinin üzerinde durduğu kavramlardır.

Yine bu kavramlar çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi yaşam dönemleri dışında amatör, kulüp ve milli sporcu seviyelerinde sporcuların kariyerlerine ve performanslarına cinsiyet ve toplumsal cinsiyetlerine bağlı olarak etki edebilmektedir. Bu nedenle her bir psikolojik etmene geleneksel psikolojik değerlendirme ve müdahale yaklaşımlarındakine benzer bir bakış açısı ile yaklaşmakta fayda vardır.

Tüm bu alanların bireyin kişisel ve sportif yaşamı açısından kapsayıcılığı göz önüne alındığında kadın sporcuların bireysel farklılıkların ötesinde cinsiyetlerine bağlı olarak da farklılaşan bir psikolojik desteğe ihtiyaç duyabilecekleri fark edilmektedir.

SONUÇ OLARAK;

Spor yalnızca bireylerin gerçekleştirdiği bir takım fiziksel etkinlikler olmaktan öte, bazı psikolojik ihtiyaçların da doyurulduğu ve bireyde duygu durum değişiklikleri yaratan ve her bireyin farklı anlamlar yükleyebileceği kapsamlı bir olgudur.

Tüm bu içeriğe cinsiyet gibi belirleyici bir biyolojik özelliğin veya toplumsal cinsiyet gibi psikososyal bir olgunun dahil olması ile psikolojik ihtiyaçlardaki farklılık ve sporun yol açtığı duygu-durum değişiklikleri daha da çeşitlenmektedir. Halen spor genel olarak erkek egemen bir alan olarak kabul edilmektedir.

Bununla birlikte spor, cinsiyet ayrımcılığının ve toplumsal cinsiyet kalıp yargılarının kırılmasına imkan sağlayacak en elverişli yollardan biridir. Nitekim, erkeklerin yoğunlukta olduğu spor dallarında kadın sporcular, kadınların yoğunlukta olduğu spor dallarında erkek sporcular toplumun zihinsel dönüşümüne aracılık edebilecek roldedirler.

Bu bakış açısı ile spor faaliyetlerinde toplumsal cinsiyetçi şablonların dışına çıkılabilmesi özellikle kadınların toplumsal yaşantısında da benzer bakış açılarına zemin hazırlayabilecektir. Genel olarak spor psikolojisi müdahalelerinde tek bir teknik veya yaklaşım değil, ihtiyaç ve sporcuya yönelik farklı teknik ve stratejilerin bütünleştirildiği bütüncül bir yaklaşım daha faydalıdır.

Cinsiyete veya toplumsal cinsiyete duyarlı psikolojik müdahalelerin de yine bireylerin psikolojik ihtiyaçları, toplumsal cinsiyet rolünün ihtiyaçlarına ve performansına etkisi göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmesinin doğru bir yaklaşım olabileceği değerlendirilebilir.

Kaynak: Olcay Yılmaz (TED Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here